Huzur Bahçem.Tr.Gg - Huzur Bahçesi

Din kelimesi

Arapça kökenli bir kelime olan din sözlükte "örf ve âdet, ceza ve karşılık, mükâfat, itaat, hesap, boyun eğme, hâkimiyet ve galibiyet, saltanat ve mülkiyet, hüküm ve ferman, makbul ibadet, millet, şeriat" gibi çeşitli anlamlara gelir.

Bugün Batı dillerinde din karşılığı kullanılan religion kelimesinin aslı Latince'dir ve "bir şeyi vazife edinmek, tekrar tekrar okumak, yapmak", ayrıca "insanları Tanrı'ya bağlayan bağ" anlamlarını içermektedir. Kelimenin bu iki anlamı dikkate alındığında religion kelimesi, hem insanları Tanrı'ya bağlayan bağ (iman), hem de belli bazı davranışları dikkatle yapmak (ibadet) gibi din kavramının iki temel niteliğini ifade etmektedir.

Hinduizm'in kutsal dili Sanskritçe'de dharma, Budizm'in kutsal metinlerinin yazıldığı Pali dilinde ise dhamma din karşılığıdır ve "gerçek, doktrin, doğruluk, kanun, düstur" gibi mânalara gelmektedir.

Her dinî kültürün din kavramını ifade etmek üzere seçtiği kelimelere ait anlamların ortak noktasının "yol, inanç, âdet, kulluk" olduğu söylenebilir. Bütün bu kelimeler, kökleri insanın iç hayatında bulunan ve semereleri çeşitli davranışlarla tezahür eden köklü bir fenomeni ifade etmeyi amaçlamaktadır.

Kur'ân-ı Kerîm'de din kelimesi doksan iki yerde geçmekte, ayrıca üç âyette de değişik türevleri yer almaktadır. Kur'an'da bu kelimenin başlıca şu anlamlarda kullanıldığı görülür: "Yönetme, yönetilme, itaat, hüküm, tapınma, tevhid, İslâm, şeriat, hudud, âdet, ceza, hesap, millet".

Kur'ân-ı Kerîm'de din teriminin, sûrelerin nâzil oluş sırasına göre kazandığı değişik anlamları şu şekilde sıralamak mümkündür: İlk dönem Mekkî âyetlerde bu kelime "yevmü'd-dîn" (din günü, hesap, ceza-mükâfat günü) şeklinde geçmektedir ve insanın, iman ve ameline göre hesaba çekileceği âhiret gününü ifade etmektedir (el-Fâtiha 1/4; ez-Zâriyât 51/6).

Mekke döneminin ikinci yarısında ise artık, sorumluluk ve hesaptan tevhid ve teslimiyete geçilmektedir. Bu dönemdeki âyetlerde insanın sadece Allah'a ibadet etmesi, ona ortak koşmaması vurgulanarak dinin Allah tarafından konulan ve insanları ona ulaştıran yol olduğu belirtilmektedir. Bu dönemde "dînen kýyemen" (dosdoğru din), "millete İbrâhim" (İbrâhim'in dini) ibareleri aynı âyette yan yana geçmektedir (el-En`âm 6/161).

Medine döneminde millet-i İbrâhim ve müslimîn kelimeleri bir arada geçmekte (el-Hac 22/78), tevhidden ümmete, kendisini Allah'a teslim edenler cemaatine geçilmektedir. "Dînü'l-hak" ifadesiyle muharref ve bâtıl dinlere karşı bu yeni dinin sağlam esasları belirtilmiş ve onun bütün dinlere üstün kılınacağı müjdelenmiştir (et-Tevbe 9/29, 33; el-Fetih 48/28; es-Saf 61/9). Yine Medine döneminde "Allah katında din şüphesiz İslâm'dır" (Âl-i İmrân 3/19; el-Bakara 2/193); "Kim İslâm'dan başka bir dine yönelirse, onun dini kabul edilmeyecektir, o âhirette de kaybedenlerdendir" (Âl-i İmrân 3/85) meâlindeki âyetlerle İslâm'ın diğer dinlere karşı üstünlüğü vurgulanmıştır.

Mekke döneminde din kavramı: "Tarihin akışına ve tabiatın gidişine yön veren, zamana ve âleme hükmeden, dini ortaya koyan, hesap gününü elin-de tutan Allah'ın otoritesi" şeklinde özetlenebilecek bir muhteva kazanırken Medine döneminde bu muhteva genişletilerek "Kişinin Allah'a bağlı bir hayat sürdürmesi, müslüman topluluğuna karşı görevlerini yerine getirmesi; Allah'ın mutlak tasarruf ve hâkimiyete sahip olması" (el-Bakara 2/193; el-Enfal 8/39) gibi unsurlar da dinin muhtevasına katılmıştır.

Kur'ân-ı Kerîm'de din kelimesi sadece müslümanların değil, başkalarının inançlarını da ifade etmek üzere kullanılmış olmakla birlikte, özel anlamda din kelimesiyle İslâm kastedilmiş (Âl-i İmrân 3/99); İslâm'la din âdeta eş anlamlı iki kelime telakki edilmiş ve bütün peygamberlerin getirdiği dinin İslâm olduğu ifade edilmiştir (Âl-i İmrân 3/85; en-Nisâ 4/125; el-Mâide 5/3; eş-Şûrâ 42/13).

Öte yandan Kur'an'da din kelimesi hem ulûhiyyeti hem ubûdiyyeti yani Tanrı ve kul açısından iki farklı anlamı ifade etmektedir. Buna göre din, hâlik ve mâbud olan Allah'a nisbetle "hâkim olma, itaat altına alma, hesaba çekme, ceza-mükâfat verme"; mahlûk ve âbid olan kula nisbetle "boyun eğme, aczini anlama, teslim olma, ibadet etme"dir. Netice itibariyle de din, bu iki taraf arasındaki münasebeti düzenleyen kanun, nizam ve yolun genel adıdır.

İlmihal'den Alıntıdır..


DiN RAHMET GETiRİR
Kültürümüzde yağmur, bereket ve rahmet olarak anılır. Çünkü yağmur sayesinde çatlayan topraklar suya kanar; bütün bir toprak yoğrulur ve yeniden doğar âdeta. Dahası bu sayede, verimli bir rahim olur toprak. Yağmur sayesinde toprak kendine atılan tohumları yeşertir ve boy verir fidan. Rahmet, kuşu kurdu suya kandırdığı gibi, toprakla çevreyi yeniden doğurur ve temizler. Toprak da bu anlamda oldukça cömert bir ana koynudur. Bunun için olmalı ki Âşık Veysel, “Dost dost diye nicesine sarıldım/Benim sadık yarim kara topraktır”, diyerek toprağın en yakın dost olduğunu söylemekte ve ona cömertliğin Allah’tan verildiğine işaret etmektedir:

“Dileğin varsa dile Allah'tan

Almak için uzak gitme topraktan

Cömertlik toprağa verilmiş Hakk'tan

Benim sadık yarim kara topraktır.”

‘Yağmur’ ve ‘toprak’, rahmet ve rahimdir; sanki bunlar Allah’ın Rahman ve Rahim isimlerinin tecellisidir. İşte din de, merhametle bağrına basıp, yaraları saran ve büyüten bir anadır. İnsanın çatlayarak birbirinden neredeyse ayrılan benliğini dinin rahmeti ıslatır ve bir araya getirir, bütünler ve büyütür. Bununla kalmaz, eğer güzel tohumlar ekmeye niyet ederseniz, çisil çisil bahar yağmuru yağar, çiçeğe durur gönüller. Ondan derilen her şey de güzel olur. Gönülden doğar ve âleme rahmet olursa din, yine gönlü büyütür ki bu sayede sonsuzluk zaten anlaşılmaya başlar.

‘Tevhit’ ekseninde kişilik örülmeye başlarken, bütün parçalanmışlıklar ve noksanlıklar tamamlanır. Kâbe bu anlamda muhteşem bir mihraptır. O, mihraba yüz sürmek ruhu bütünler; Allah’tan başka ilâh yoktur diyerek bütün sonlu varlıklarla vedalaşan kişi, sonsuzluk âleminin fısıltısını ve sırlarını duymaya başlar. Bu duyduklarıyla tül misali mimozayı örmeye ve büyütmeye başlar ki onun çiçeğe durması baharı müjdeler. İnsanın kendi ruhunun baharı müjdelemesi dinin rahmet olarak gelmesidir.

Din olmadan insan aklı, güzeli, doğruyu elbette bir yere kadar kendisi de ikame eder. Ancak insanın çıkarları çakıştığında savaş başlayacak ve ruhun kırılması da ilk sinyallerini verecektir. Şeksiz şüphesiz teslim olduğu ilâhî buyruğun rahmet olduğunu bilen insan, çıkar çatışmasında boğulmadan yüce yargıç olarak din mahkemesinin gönüllü bireyi olacaktır. Buraya ait olmak tutsaklık değil, bilâkis özgürlük olacaktır. Çünkü her geçen gün sözde özgürlüklerin gerçekte tutsaklık olduğunu insana, din şavkı gösterir. İnsan, diğerlerinin nafile oysa dinin demir atmak için ruha en uygun hânif bir liman olduğunu zamanla hisseder. Bu sayede de, demir almak günü geldiğinde meçhule değil bilinen asude bir bahara yolculuk başlayacaktır. Bu seyir sırasında, diğer sözde-limanların nafile; dinin koyunun kavi ve dalga kıranlarının emin bir liman olduğunu anlayacaktır.

“Kendisinin güzel ahlâkı tamamlamak için gönderildiğini” söyleyen Hz. Muhammed de yönünü dine çeviren ve “lâ ilâhe illallah” diyenin kalbinde pas kalmayacağını ve bunun da güzel ahlâkın ta kendisi olduğunu ifade etmek ister. Bu anlamda Hz. Muhammed ‘gayb’ ve müşahede âlemini bir araya getirmektedir. Tıpkı toprağın altı ve üstünü yağmurun biraya getirmesi gibi. Çünkü onun hayatı, dinin neticesini somut olarak gösterdiği için ‘gayb’ı yakınlaştırmıştır. Yağmurun başağı büyütüp ürün vermesi sayesinde toprağın altının görünür hale gelmesi gibi. Bu sayede toprağın ve yağmurun ne kadar cömert olduğunu başaktan anlıyoruz. Dinin de ne ölçüde arındırıcı ve rahmet oluşunu Hz. Muhammed’de görmüş oluyoruz.

Asr-ı saadet denen mutluluk çağı gürbüz, canlı ve renkli bahçenin adıdır. Bu bahçeye girmek istemeyenler için bir başka kamp kurulmuştu. Dine kapısı kapalı olanlar da şüphesiz özgürdü. O kampta da ilginçtir ki, topraktan ve yağmurdan beslenen ama kurumuş odunlar kendini gösteriyordu. Darağacını âdeta kişinin en sevdiği yakını kuruyordu bu kampta. Ebu Leheb’in eşi sırtında odun taşıyarak kocasının sonuna yardım ediyordu. Belki bu ateş de rahmetin farklı bir görünümüydü. Zira Yunus, “taştı rahmet deryası, gark oldu cümle asi” diyerek diğer kampın da yine rahmet adına yandığını söylüyordu. Ancak burada ya da diğer bahçede olma konusunda insan hür bırakılmış ki, bu seçim hürriyetine ve toprağın yeşerteceğine güvenmeye iman denilmektedir.

Sözünü ettiğimiz bu güvenin diğer adı sevgidir. Bir başka ifadeyle inanmak, sevmektir. Zaten sağlıklı bir kişi olabilmenin en iyi göstergelerinden biri üretmek (ekip-biçmek) ve toprağın yeşerteceğine güven yani sevgidir. Bunun için Kur’an, sevgiyi imanla aynı anlamda kullanmıştır. (Meryem, 97)

İman edip iyi davranışlarda bulunanlara gelince, onlar için çok merhametli olan Allah, (gönüllerde) bir sevgi yaratacaktır.

Eğer iman ederseniz, rahmet sevgi olarak tecelli edecektir demeye getirir Kur’an. Günümüzde dile dolanıp çok ucuz tükettilen sevginin neden yankı bulmadığını anlamak zor değildir. Çünkü Kâbe mihrabını kendine eksen yapan kişinin gönlünde sevgi kök atacaktır. Aksi halde sözde sevgi pırıltılarından ya da sevgi gölgelerinden söz edilerek, avunulmak zorunda kalınacaktır.

Yine bir başka ayette iman edene hem sevgi verileceğini hem de başkaları tarafından sevileceği söylenmektedir. Bu ortak bağlılıktan dolayı Allah’ın düşmanı bu kişinin de düşmanı olacaktır. (Tâ-Hâ, 39)

Musa’yı sandığa koy; sonra onu denize (Nil) bırak; deniz onu kıyıya alsın da, benim düşmanım ve onun düşmanı olan biri onu alsın. Ey Musa! Sevilmen ve benim nezaretimde yetiştirilmen için sana kendimden sevgi verdim.

Günümüz insanının da en çok ihtiyaç duyduğu husus bu olmalı. Çünkü bugün öyle bir duruma gelinmiş ki, bazı insanların hüviyetlerinde İslâm yazsa dahi, Allah’ın safında değil de âdeta farkında olmadan onun hilâfı kotada yer alınmaktadır. Ve bu tabloyu onların kendisi yaratmaktadır. Böyle olunca da sevgiden nasipsiz olduğu için sevmeyi bilmemekte ve inanması da yüzeysel kalmaktadır. Sevgi olmayınca, ‘insanı diğer varlıklardan ne ayırabilir?’ diye sormak saçma bir soru olmayacaktır.

Allah’ın sevgi vermesi ve sevilen bir kişi olmanın yolu O’na teslim olmaktan geçmektedir. Allah’a isyan eden kişinin sevgiden bahsetmesi nasıl bir sevgi olacaktır? Mevlâna’yı hümanizm panayırında tüketen sevgiperest tutum imana uzak ancak sevgiden dem vurmaktadır. Dolayısıyla da sadece anma günlerini süsleyen; saman alevi etkisindeki bir sevgiden(!) söz edilir olacaktır.

Kur’an’ın ‘ülfet’e bir mihenk taşı veya turnusol kâğıdı işlevi vermesi boşuna değildir. “Birbirine düşman kişileri ülfet güvencesiyle birbirine emin kılan” (Âl-i İmran, 103) Allah, bu sayede, en büyük hikmetlerinden birini insana hibe etmiştir. Hanif dinin ümmeti olmak da, bu sevgiyle bağlanmak demektir. Zaten ümmet (topluluk), Arapça köken itibariyle ana (ümm) kelimesinden neşet etmiştir. Bu durumda toprak ana (rahim) ya da ümmet, rahmettir, berekettir. Eğer ümmeti besleyen sevgi ve iman damarları kurutulursa, sözde ve müsvedde bir toplumdan söz edilecektir ve bu durumda âdeta sağ göz, sola göze güvenemez hale gelecektir.
Not: Bu yazı, Diyanet Aylık Dergi 2008 Eylül sayısında yayınlanmıştır.

                                                                                                                         Dr. Aliye ÇINAR
                                                                                                                         Uludağ Üniv. İlâhiyat Fakültesi

Kalbin En İnce Telinden ''MERHAMET''
“Allah’ın bol nimeti ve merhameti olmasaydı herhalde ziyana uğrayanlardan olurdunuz.” (Bakara, 64)

Affet… Verdiklerinin asıl sahibi olduğunu… Kul olduğumuzu unuttuk. Birbirimizin ayıbını araştırmak, kendimizi şehri tepeden seyredenlerden saymakla meşguldük. Uyuduk… Affet. Suçluyduk; çünkü unuttuk. Yardım seslerini, el uzatmayı, sevdiklerimizden vermeyi, kendimiz için istediklerimizi başkası için de istemeyi… Ve şimdi, boşa harcadıklarımızı ve kâle almadığımız vicdanımızı yüklenip geldik karşına. Yetinmeyi ve yardım etmeyi bilen kutlu insanların parlak yürekleri hatırına, pişmanlığımıza şahit olarak,

Affet…

Affet…

Affet…

Ziyan ettik. Zamanı… Hayatı… Sahiplendiğimiz dünyayı… Biz de ziyan olduk ve parçalandık. Kendi çevirdiğimiz çarkın dişlileri arasında sıkışıp kaldık. Belki de dünyanın başka yerlerinde, çığlıklarının kulağımızı çınlatması gerekirken; sesi çok uzağımızdan bir fısıltıyla geçen ve bizim merhametsizliğimiz yüzünden felâketin içinde kıvranan çocuklar vardı. Hıçkırıklarını hiç duymadık. Ama sana yine de hep yalvardık. Unutmadık dua etmeyi. Açlıktan ölenler için olmasa da, kendimiz için, hep daha iyiyi istemeyi… Hep daha fazlası için… Farkında değildik ama bu dünyaya bizi bağlayan her duayla, senden daha uzağa düştük. Bağışla bizi…

Hayata düşkünlüğümüz nispetince hırpalandık. Sırf düzlüklere tek başımıza erişelim diye, kötülüklerden geri durmadık. Yaraladık, yaralandık. Rahman’ın kulları olmamıza rağmen, fıtratımızdaki merhametin üzerine beyaz örtüler serdik. Toplayıp kaldırdık bir kenara. Zaman, acımasızdı. En iyi duygularımız sandık lekeleriyle sarardı. Merhametimiz, yılları beklemekten paslandı. Biz, yalnız kaldık. Savrularak dönen arz üzerinde hayatta kalmanın tek yolu, kendimiz için yaşamaktı. Öyle sandık ve yanıldık. Bizimle birlikte, eşitlikler üzerine yaratılmış insanların varlığından habersiz, sağlam bir dala tutunmanın ümidiyle kanat çırptık. Hâlbuki yıkılmayan çınarlar vardı; el ele vermiş insanların sarıldığı… Biz yalnızlığı seçtik.

İçecek bir damla suya muhtaç, tenekeden evlerin içinde ağlayan veya bir evi bile olmayan, savaşlarda mermi seslerinden kulakları delinmiş çocukların, onların üzüntüleriyle kahrolan annelerin ve giden babaların yerine koyamadık kendimizi. Yaşadıkları ayrılıkları, acıları ve üzüntüleri paylaşamadık. Kalbimize değmedi sesleri. Duamızdaki cümlelerin öznesi hep birinci tekil şahıstı. “Biz” olamadık. Oysa aç değilsek eğer, sevdiklerimiz yanımızdaysa, güven içinde uyuyabiliyorsak geceleri, korkusuzca yürüyebiliyorsak sokaklarda ve her öğün yemeğin kokusu geliyorsa burnumuza, bize verilenlerin kıymetini bilerek, derin bir tevazu ile bunları yaşayamayanların var olduğunu hatırlamamız gerekirdi. Biz onlardan üstün müydük? Ya da ayrıcalıklı? Onların yerinde olabilme ihtimalimizi görmezden gelerek, denkliğimizi unuttuk. Ve nimetleri hak olarak görmeye başladığımızda, şükür kelimeleri çıkmaz oldu dilimizden. Yardım etmedik, şükretmedik. Ama O’nun merhametine nail olmayı diledik… Kendimiz merhamet etmeden…

Zerre kadar bile olsa, hiçbir iyiliğin ya da kötülüğün karşılıksız kalmayacağını öğrenmiştik. Adaletin hak olduğunu… Şimdi, hoşgörüsüzlüğümüz karşımızda. Aynalar hesap soruyor bize. “Neredeydin?” diyor; “onlar bu haldeyken sen neredeydin?”

Ağır demir kapılar çarpıyor yüzümüze. Rüzgârı, gözlerimizi yakıyor. Telefonlar bir bir kapanıyor. Kelimeler dilimizde düğüm… Unuttuğumuz incelikleri, sararmış resimlerin arasından çekip çıkarmakta zorlanıyoruz. Albümlerden mutlu pozlar silinmiş… Aynada beliren suretimiz öfkeyle sesleniyor bize. Konuşmadan… Çatılmış kaşlarımızın çizgilerinde, yapılan kötülükleri hatırlıyoruz. Yine de bize yapılan her yanlışı yazıyoruz bir tarafa. Odanın duvarına, kitapların ortalarına, avcumuzun içine ve kalbimize… Tahammül etmek, sabretmek geçmiyor hiçbir hikâyede. Affetmek, uzay boşluğunda kayıp… Hep karşılık vermeyi öğrenmişiz. Annelerimizden değil; yanlış yönlendirilmiş hayat tecrübelerimizle.

Yolda sert adımlarla kaldırım taşlarını ezerken, kulaklıklardan akan ses, unutmaya yüz tuttuğumuz yanlışları tekrarlıyor. İnsafa gelmiyor yüreğimiz. Yastığımızın altındaki mendilin arasına iliştirdiğimiz merhamet, kapımızı çalmıyor. En çok ihtiyaç duyduğumuz… Dipten gelen bir ses… Kalbin en ince telinden… İçimizi titreten ve dünyayı yaşanır hale getiren… Bizi gülümseten ve sevindiren… Anlamaya muhtacız. Yapılan kötülükler yerine, güzellikleri hafızamıza kazımaya… Ve bazen, hiçbir dikene takılmadan sırf O’nun rızasını kazanmak için önü aydınlık iyiliklerin peşi sıra yürümeye… Merhamet olunmak için, merhamet etmeye… Vermeye… Sevmeye… Hoş görmeye…

Bir gece sessizliğine ihtiyacımız var. Dolunayın gümüşe dönük ışıltısına… Güneşin enginliğine… Denizin ferahlığına… Ruhumuz yıkanmalı nehirler boyu. Sesleri duymalıyız etraftan gelen. Kalbimiz açmalı pencerelerini. Nefes almalı ruhumuz. Gözlerimizin içinden kirler akmalı. Sesimiz, bir kıtayı aşacak kadar yüksek çıkmalı. Ama kırmamalı filizleri. Ağacın dallarını eğmemeli. Kapılarımızı çalıp kaçan ve varlığından utananların izini bulmalı sezgilerimiz. Muhtaçların yolunu görmeli. Yerini bilmeli. Ve onların ürkek adımlarla bize geldiği gibi, bir sabah, daha gün doğmadan içi dolu sepetlerle çalmalı kapılarını. Elimizdekileri bırakıp çekilmeli. Hiç kimse görmese de, O’nun gördüğü bilinmeli.

Çok merhametli olan Rab’den bir söz olarak (kendilerine) “Selâm” (vardır). (Yasin, 58)

Bir dilim ekmektir merhamet. Bayat ya da dumanı üzerinde; fark etmez. Niyetiyle değeri bilinen… Bağıra çağıra acımak değildir asla. Sessizce vermektir onun yerine. Ağlayarak elinden tutmak… Sızısını dindirmek için koşmak… Merhamet, tutanın elini yakmaz; karşılıktan medet umulur diye… Ya da ezmez insanı; feri kaçmış gözleri yere indirmez. Acımanın büyüttüğü benlik, merhamette körleşir. Denktir insanlar… Yaratılışları gibi… Rahman’ın selam’ını almak ne güzel… En merhametlinin merhametine ulaşmak… Huzura ve kurtuluşa ermek… Barışa ve selâmete… Tek başımıza değil, insanlıkla birlikte mutlu olmak… Ve bunun için anlamak; bilmek; duymak… Sesi çıkmayanların, uzakta olanların, bizi görmeyenlerin yolunu sürmek; onların ihtiyaçlarına koşmak… Bir dilim merhamet ihtiyacımız olan. İlahi merhamete mazhar olmak için… Kendimizi ve başkalarını kurtarmak… Bir dua merhamet… O’nun “selâm”ına nail olmak için…
                                                                                                                   
Merve ÇETİNEL

MUTLULUK NEREDE?
Herkesin en büyük özlemi olan mutluluk acaba nerededir? Herkesin kendince bir anlam yüklediği ve hayallerini süslediği mutluluk neden birçoğu için sadece bir özlem olmaktan öte gidememektedir? Hiç şüphesiz değerli olan bir şeyin elde edilmesi zordur. İnsanlar, değerli bile olsa kolay kazandıkları şeylerin kıymetini bilemezler. Buna göre insanların çoğu, herkese kısmet olan bazı geçici mutlulukların farkında değildirler ve kalıcı mutluluğun ise adresi ya bilinememekte ya da yanlış yerlerde aranmaktadır.

Mutluluk, şu üç şeyin elde edilmesine bağlıdır: Kanaatkârlık, özgürlük ve güvenlik. Kanaatsizliğin zıddı olan ihtiras, insanın içini bir kurt gibi kemirir ve mutluluk için gerekli olan gönül genişliğini yok eder. Özgürlüğün zıddı olan esaret, mutluluğu keşfedecek olan aklı ve onu yaşayacak olan benliği tahrip eder. Güvenliğin zıddı olan korku, kaygı ve tehlikeler ise mutluluğun giriş kapısı olan aklı ve gerçekleşme alanı olan gönlü felç eder ve mutluluk duygusunun hissedilmesini imkânsız hale getirir.

Hayatta ihtiyaçların sınırı yoktur. Mutluluğu, çok mala sahip olmada arayanlar, akıl almaz bir yarışın içine girmektedirler. Arapça menşeli bir kelime olan fakir, ihtiyacı olan kimse anlamına gelir. Zengine ise ğani denilir. Buna göre bir milyon YTL’si olduğu halde bir milyon YTL’ye daha ihtiyacı olan kimse, bin YTL ile yetinen kimseden daha fakirdir. Çünkü ilkinin hissettiği ihtiyaç daha fazladır ve kanaatkârlığın en büyük hazine ve mutluluk vesilesi olduğunun farkında değildir. Mutlu olmasını becerenler, malı mutluluk ortamına malzeme yaparlar, maldan mutluluk kotarmaya çalışanlar ise malın stres yapan ağırlığı sebebiyle o mala sahip olmanın vereceği geçici hazzı bile hissedemezler.

Bir zamanlar adamın biri birden bire gözlerini kaybeder. Hiçbir doktor onun gözlerine çare bulamaz. Erenlerden biri, “Hiç derdi olmayan birinin gömleğini gözüne sürersen gözlerin açılır.” şeklinde bir tavsiyede bulunur. Adam dertsiz birini aramaya başlar. Bir yerde hiçbir derdinin olmadığını söyleyen bir çobanın varlığından bahsedilir. Adam çobanı bulur ve bir derdi olup olmadığı sorar: Çoban, “Allah’a hamdolsun hiçbir derdim yok” deyince âmâ adam, “O halde şu gömleğini çıkar da gözlerime süreyim.” der. Çoban, “İyi de benim gömleğim yok ki” diye karşılık verir. Çoban üzerine giyecek bir gömlek bulamayacak kadar yoksuldur ama onun bu yoksulluğu huzur yoksunluğuna sebep değildir. Buna göre mutluluğun ilk şartı eldeki ile yetinmek, kanaatkâr olmak ve ardı arkası kesilmeyen ihtiraslardan sıyrılmaktır.

Özgürlük; insanın kendisi hakkında istediği kararı verebilmesi, iradesini istediği gibi kullanabilmesi ve faaliyetlerinde herhangi bir engelle karşılaşmaması şeklinde tarif edilebilir. Özgür insan, kişisel yeteneklerini geliştirebilir ve kendisini saygın bir birey olarak gerçekleştirebilir. Aklı ve fikri özgür bir insandan sağlıklı ve isabetli düşünceler ortaya çıkar. Ayrıca mutluluğun felsefesi, mutluluğa talip olanın dünya görüşünde merkezi bir yere sahip olmalıdır. Mutluluğun felsefesini şöyle özetleyebiliriz: “Hep güzel ve doğru olanın özlemini taşımak, gerekeni yapmak, işini sevmek, paylaşmasını bilmek ve özverili olmak.”

İnsanın aradığını bulabilmesi için öncelikle neyi, niçin istediğini bilmesi gerekir. Bu aranan mutluluk olunca aklın, önce mutluluğu doğru tanımlaması, kendi mahallinde araması, keşfetmesi ve onun gerçeğine talip olması gerekecektir. Birçok insana göre mutluluk Kafdağı’nın arkasındadır ve ona ulaşmak hayaldir. Mevlâna’nın şu hikâyesi, mutluluğun adresine işaret ediyor:

Bir zamanlar Bağdat’ta yaşayan biri bir rüya görür. Rüyasında kendisine Mısır’ın Kahire şehrinden bir adres verilir ve bu adresteki evin temelinde büyük bir hazinenin olduğu söylenir. Adam rüyaya aldırmaz ama aynı rüyayı iki kez daha görünce bunun bir işaret olabileceğini düşünerek yola koyulur. Kahire’de adresi bulur. Ne var ki adreste oturan vardır, burada altın olsa bile ev sahibi bunu sahiplenecektir. Bağdatlı birkaç gün Kahire’de bekledikten sonra boş dönmektense durumu haber vermesi halinde en azından ödül olarak bir miktar altının kendisine verilebileceğini düşünerek adreste oturan kişiye bu konuyu açmaya karar verir. Ev sahibi ile konuşur. Ev sahibi ise “Senin aklına şaşarım, bir rüyaya itibar edip ta Bağdat’tan kalkıp gelmişsin.” der ve ekler: “Ben de bir zamanlar Bağdat’ta şöyle bir adreste altın olduğunu hem de üç kez gördüm ama bir rüyaya itibar ederek ta Bağdat’a gitmeyi düşünmedim.” Mısırlının Bağdat’ta tarif ettiği adres, Bağdatlının kendi adresidir. Adam kendi evinin temelinde bir hazine olmadığından emindir fakat rüyaların benzeşmesi bir anda zihninde şimşeklerin çakmasına yol açar ve şöyle düşünür:

İnsanın rüyasında gördüğü ev kendi gönlüdür. Evet bu rüya ilâhî bir işarettir ama gördüğüm hazine içinde altınların değil mutluluğun bulunduğu bir hazinedir. Simyacı romanında da benzer bir olay hikâye edilmektedir ve muhtemelen Simyacı yazarı da Mevlâna’ya ait bu hikâyeden esinlenmiş olmalıdır.

Güvenlik; insanın can, mal, namus ve şerefinin güvende olması ve her türlü tehlikeden korunmasıdır. Güvenin olmadığı yerde korku ve endişe vardır. Yarınından emin olamayanlar ve kaos ortamında serseri bir kurşunun hedefi olabileceğini düşünenler nasıl mutlu olabilirler? Müslüman, elinden ve dilinden herkesin güvende olduğu kimse ise, Müslüman olmak, hem mümin hem de başkaları için bir mutluluk ve güven vesilesi olması icap eder.

Mutluluğun en yoğun yaşandığı yer olan ailede, her bireyin titizlikle üzerinde durması gereken nokta, güven ve sadakattir. Ayrıca şu üç şeyin insicamı ve birlikteliğiyle, isteyen ve becerebilen herkes mutlu olabilir:

• İnanca uygun bir yaşam tarzı,

• Kabiliyete uygun bir meslek,

• Gönüle uygun bir eş.

W.Ellery Channing, mutlu bir hayat için şunları öngörür:
• Ufak şeylerden zevk alın,

• Lüksü değil zarafeti gözetin,

• Zenginlikten ziyade muhtaç olmamayı hedefleyen biri olun.

• Saygı istemek yerine değerli olun.

• Sessizce düşünüp dürüstçe konuşun.

• Yıldızları, kuşları, bebekleri ve bilgeleri sessizce dinleyin.

İnsanların en önemli yanılgıları, mutluluğu olağanüstü olaylarda ve kimsede olmayan eşsiz değerlerde aramalarıdır. Oysa yolunda giden rutin işlerin her biri, kadir kıymet bilen birisi için birer mutluluk vesilesidir. Bir çocuğun, babacığım ya da anneciğim demesi, bir insanın ailesi ile birlikte yemek yemesi, bir esnafın akşam dükkânını az ya da çok kârla kapatması, bir işçi ya da memurun ay sonu maaşını alması belki sıradan bir olaydır ama mutluluklar da bu sıradan olayların ahenkli gelişiminden ve birikiminden doğar. Öte yandan yolunda gitmeyen bazı gelişmeler, zamanında önlem alınamaması halinde içinden çıkılmaz bir hal alabilir ve bütün neşemizi alt üst edebilir.

Mutluluk, kalbin bütün gam, keder, tasa ve kaygıdan kendini arındırması hali değildir. Faal bir akıl ve duyarlı bir kalp, çevresinde meydana gelen olumsuz gelişmelere bigane kalamaz. Duyarlı bir insan, çevresinde yaşanan acı ve ıstırapları yüreğinin ta derinliğinde hisseder. Bununla birlikte cari sıkıntıların üstesinden gelme yönünde sarf ettiği çaba ve elde ettiği olumlu neticeleri görerek de mutluluğa erer. Örneğin, bir yetimin gözyaşı bize hüzün verir ve yüreğimizi burkar ama bu arada elimizi şefkatle yetimin başına koyduğumuzda ve sıkıntısını bir süreliğine de olsa giderdiğimizde yetimin yüzünde oluşan gülümsemeyi görmek, herhalde mutluluğun en güzel örneklerinden biri olsa gerek.

Eğer mutluluk para ile satılan bir eşya olsaydı, zenginler ondan istedikleri kadar satın alırlar ve gönüllerince tüketirlerdi. Fakirler ise dünyanın en mutsuz insanları olurlardı. Oysa mutluluk, kıvrak bir zekâ ile keşfedilir, gönüllerde üretimini yapılarak çoğaltılır ve dostlarla paylaşılarak kalıcı ve bereketli hale getirilir. Mutluluk, tüketilen bir meta değil, üretilen insanî bir değerdir. Bu sebeple hiç kimse mutluluğu dışarıda aramamalı, başkasından beklememeli, onu kendi içinde üretmenin yollarını aramalıdır. Mutluluğun dilencisi olanlar, problemin kaynağı haline gelirler. Hiç şüphesiz mutluluk arayışında aklını ve gönlünü kullananlar, rüyasında hazine gören ve rüyasında gördüğü hazine ile zenginlik hayali kuran Bağdatlı’dan daha şanslı durumdadır.

                                                                                                              Mukadder Arif YÜKSEL
                                                                                                                    Çorum Bayat Müftüsü
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=