Huzur Bahçem.Tr.Gg - Huzur Bahçesi

saglik-kosesi

STRES CiLDiN BAS DUSMANI

Başta stresin tetiklediği sivilcelenme ve ciltte kuruluk gibi cilt rahatsızlıklardan farklı yöntemlerle kurtulmak artık hiç de zor değil. Meyve asitlerinin kullanılması ile uygulanan kimyasal peeling sayesinde cildin esnekliği artırılırken, yağ dengesi sağlanarak, gözenekler sıkılaştırılıyor. Ciltteki yüzeysel lekelenmeler ve akne izleri giderilerek cilt daha parlak ve sağlıklı görünüm kazanabiliyor.

Özellikle iş hayatındaki stres, cilt sorunlarını da tetikliyor. En çok rastlanan cilt sorunlarını sivilcelenme ve ciltte kuruluk gibi rahatsızlıklar oluşturuyor. Ancak günümüzde uygulanan farklı yöntemlerle bu sorunlardan kurtulmak hiç de zor değil. Anadolu Sağlık Merkezi’nden Cilt Hastalıkları Uzmanı Dr. Figen Akın, cilt sorunlarının giderilmesinde kullanılan kimyasal peeling ve kriyoterapi (dondurma) yöntemleri ile ilgili soruları yanıtladı.

Günümüzde en sık rastlanan cilt sorunları neler?

Günümüzde en sık rastlanan cilt problemleri arasında yüzde sivilcelenme, saçlarda dökülme, ciltte kuruluk ve güneş lekelerini sayabiliriz.

Cilt sorunlarının en önemli nedenleri nedir?

Cilt problemlerinin çoğunun nedenini stres oluşturmaktadır. Stres, vücutta başta bağışıklık sistemi olmak üzere birçok sistemi etkileyerek sedef gibi çeşitli cilt hastalıklarına neden olmaktadır. Diğer nedenler de cildin yeteri derecede nemlendirilmemesi, güneşten korunmaması, doğal beslenilmemesi, hava kirliliği, bilinçsiz makyaj malzemeleri ile bakım ürünlerinin kullanılmasıdır.

Bilinçsiz makyaj ve kozmetik kullanımı cilt sorunlarını arttırmakta mıdır?

Bilinçsiz makyaj ve kozmetik kullanımı, en başta ciltteki gözenekleri kapatarak siyah noktaların oluşumuna ve bunun sonucunda akneye neden olmaktadır. Ayrıca ciltte erken yaşlanmaya neden olmaktadır. Ayrıca bazı kozmetik ve makyaj malzemelerindeki katkı maddeleri; kontakt reaksiyonlara, alerjiye (ürtiker) ve güneş duyarlılığı yaparak lekelenmelere de yol açabilmektedir.


Ciltteki lekelenmeleri gidermek için uyguladığınız kimyasal peeling yönteminden bahseder misiniz ?

Kimyasal peeling işlemi, meyve asitleri kullanılarak uygulanmaktadır. Bu işlem ile derinin esnekliğini sağlayan kollajen yapımı uyarılarak ince çizgilenmeler yok edilebilmektedir. Ayrıca cildin esnekliği arttırılmakta, yağ dengesi sağlanarak, gözenekler sıkılaştırılmakta, ciltteki yüzeysel lekelenmeler ve akne izleri (yüzeyel olanlar) giderilerek cilt daha parlak ve sağlıklı görünüm kazanabilmektedir. Kimyasal peeling işlemi dermatologlar tarafından uygulanan gayet basit, öncesinde ve sonrasında hastaya herhangi bir rahatsızlık vermeyen güvenli bir işlemdir. Peeling seans aralıkları, kollajen yapım süresi olan 21 gün yani 3 haftadır. Seanslar 3 haftada bir tekrarlanır.

Kimyasal peeling yaptırdıktan sonra nelere dikkat etmek gerekir?

Kimyasal peeling işlemi sonrası hastaların cildini güneşten koruması gerekmektedir. Bu nedenle, işlemin yaz aylarında uygulanmasını önermiyoruz. İşlem sonrası ciltte birkaç gün devam eden kızarıklık ve hassasiyet olabilmektedir. Bu nedenle hastalarımıza peeling sonrası güneş koruyucu ve epitalizan etkili kremler önerilmektedir.

Kriyoterapi (dondurma) yönteminden bahseder misiniz?


Kriyoterapi işlemi, uygulanan bölgede doku harabiyetine neden olarak etkisini gösteren bir yöntemdir. Soğuk etkisiyle hücre içindeki ve dışındaki saf su, buz kristalleri haline getirilerek hücrenin ölümü meydana gelir. Bu yöntem için florokarbon, katı karbondioksit, nitröz oksit ve sıvı azot gazı gibi kriyojen maddeler kullanılmaktadır.

Bu yöntem hangi sorunların giderilmesinde kullanılıyor?

Bu yöntem genellikle; siğil, molloskum kontagiozum hastalığı, güneş lekeleri ve çeşitli benign ve malign deri kanserlerinin tedavisinde uygulanmaktadır.

Bu yöntemin avantajları nelerdir?

Bazı deri tümörlerinde cerrahi uygulamaya gerek kalmadan (özellikle yaşlı hastalarda) tedaviye olanak sağlar. Kriyoterapi sonrası siğillerde tekrar etme diğer yöntemlere göre daha az olmaktadır. Güneş lekelerinin tedavisinde iyi yanıtlar alınmaktadır. Özetle kriyoterapi anestezi gerektirmeyen, kolay ve ucuz bir yöntem olduğu için avantajlıdır.

Herhangi bir yan etkisi var mı?

Kriyoterapi sonrası en önemli yan etki, uygulama bölgesinde ağrı, şişlik ve sıvı toplanmasıdır. Bu nedenle hastalara uygulamadan hemen sonra ağrı kesici önerilmektedir. Uygulama bölgesinde iyileşme tamamlandıktan sonra deride renk açılması veya koyulaşma meydana gelebilmektedir.

Ne kadar zamanda sonuç alınmaktadır?

Sonuç alınma süresi lezyonun yerine, derinliğine ve büyüklüğüne göre değişir. Mesela ayak altındaki siğillerde tedavi için 5-6 seans gerekirken, el, yüz ve genital bölge gibi alanlarda 1-2 seansta lezyon iyileşebilmektedir.

OFKENIZI YENMEK SiZiN ELiNiZDE
Son derece insani bir duygu olan öfke, kontrol altına alınmadığı takdirde birçok olumsuz sonuca yol açabiliyor. VKV Amerikan Hastanesi’nden Uzman Psikolog Aslı Akkan bireylerin kendine en uygun yöntemi seçmesi sonucunda öfkeyle başa çıkılabileceğini söylüyor.

Öfke Nedir?

Kişinin haz almasını engelleyen ve temel inanç sistemiyle çatışan herhangi bir durum, olay ve kişiyle karşılaşması sonucunda yaşadığı duygunun adıdır. Son derece insani ve doğal olmakla birlikte uygun ifade edilmeyip, kontrol altına alınmadığı takdirde yıkıcı ve sağlıksız sonuçlar verebilir.

Öfkenin Boyutları Nelerdir?

Kişi öfke uyandıran bir durum karşısında aşağıdaki boyutlarda değişim yaşar.

Düşünce – Öfke uyandıran durum karşısındaki kişinin inanç sistemi (Haksızlığa uğradığına inanmak, engellendiğini düşünmek vs.)

Davranış – Öfke uyandıran durum karşısında oluşan düşüncenin yorumlanması sonucunda ortaya çıkan hareketler (bağırmak, saldırganlık, ağlamak vs.)

Fizyolojik – Öfke uyandıran durumun yorumlanması sırasında yaşanan fizyolojik belirtiler (kalp atışlarının hızlanması, kızarma, ateş basması vs.)

Duygu – Öfke uyandıran durumun yol açtığı duygulanım (üzüntü, kızgınlık, isteksizlik, hayalkırıklığı vs.)

İletişim – Öfkeyi çevreyle paylaşma şekli (sözlü veya sözsüz iletişim şekilleri)

Öfke Ne Tip Sorunlara Yol Açabilir?

Kontrol altına alınamayan veya başaçıkılmayıp bastırılan öfkenin (öfkenin bastırılması/içe atılması öfkeyle başa çıkmak değildir) yol açabileceği sorunlar şu başlıklar altında toplanabilir:

Fizyolojik Problemler: Yüksek tansiyon, kalp-damar hastalıkları, baş ağrısı, kas ağrıları, nefes darlığı, kan şekeri problemleri, gastrointestinal (mide – bağırsak) problemleri, dermatolojik (cilt hastalıkları) problemleri, duygulanım bozuklukları (depresyon gibi) vs.

Zihinsel Problemler: Performans düşüklüğü, uyku kalitesizliği, konsantrasyon güçlüğü vs.

Davranışsal Problemler: Bağımlılıklar (Alkol, sigara ve madde gibi), yeme alışkanlıklarıyla ilgi problemler (aşırı yeme veya iştah kesilmesi gibi) vs.

İlişkisel Problemler: Kişinin çevresiyle yaşayacağı sorunlar (Kavga hali, küskünlükler vs.)

Öfkeyle Başa Çıkma Yolları

Öfkeyle başetmenin bir tek doğru yolu yoktur. Kişinin kendi kişiliğine, hayat tarzına ve içinde bulunduğu duruma en uygun yöntemi seçmesi gerekir.

Öfke kontrolü 3 ana başlık altına toplanabilir.
Bunlar:

Öfkenin yarattığı fiziksel belirtilerin kontrolü: Öfke vücuda fiziksel gerginlik olarak yansır. Bu gerginliği azaltmak için kişi doğru nefes almalıdır. Gerginliği geçirecek nefes diyafram nefesi denilen nefes aldındığında kişinin karnın şişmesine yol açan (gögüsünün değil) nefestir. Üst üste alınacak diyafram nefesi kişinin öfkesi sonucu yaşadığı fiziksel gerginliği azaltacaktır. Nefes egzersizi sırasında kişinin mümkünse olay yerini değiştirmesi de kişinin fiziksel ve hatta ruhsal gerginliğini azaltacaktır. Kişi ayrıca bir uzman yardımıyla öğrenebileceği bedenindeki temel kas gruplarının rahatlamasını sağlayacak sistematik relaksasyon (gevşeme) tekniğini de kullanabilir.

Öfke yaratan olayın yorumlanması ve o olay hakkındaki düşüncenin kontrolü: Öfkenin sonucu ortay çıkan kızgınlık, isyan gibi duygular aslında kişinin yaşadığı öfke yaratan olay karşısında yaptığı yorumlar ve düşünce sistemiyle ilişkilidir. Herkes aynı olay karşısında aynı düşüncelere sahip olmadığından aynı tepkileri vermez ve aynı duygulanımları yaşamaz. Kişinin bu tip durumlarda ortaya çıkarttığı düşünce kalıplarını fark etmesi, bunların çarpıtılmış olup olmadığını değerlendirip, çarpıtılmış olanlarının yerine gerçekçi olanları koyması kişinin öfkesiyle başa çıkmasında çok önemli bir adımdır. Ancak düşünce kalıplarının fark edilip, değiştirilmesi sanıldığından zor olabileceğinden bunun bir uzman yardımıyla yapılması tavsiye edilir.

Öfke yaratan durum karşısında kişinin vereceği tepkinin kontrolü ve çevreyle olan iletişimi: Kişi öfkenin yarattığı fiziksel belirtileri kontrol altına aldığı, öfkeyi yaratan düşünce sistemini fark ettiği halde yine de kendini haz etmediği bir durumda bulabilir. Böyle bir olayda kişinin bunu çevresine aktarım şekli de öfke kontrolünün önemli bir parçasıdır. Kişinin kendini ifade etmesi sırasında (sözlü veya sözsüz) saldırganlık yerine atılganlığı (girişkenlik) seçmesi, bunun için de önce durup mümkün olduğunca yargısız olarak dinlemeye çalışması önerilebilir. Zaten eğer kişi kendi düşünce kalıplarını yeterince iyi irdelmişse yargılama ve taraflı bakma özelliğini mümkün olduğunca kontrol altına almış olacaktır. Bu hal ise yıkıcı ikili ilişkilerdense yapıcı olanlara dönüşecektir.

Kişi bunlara ek olarak hayatındaki günlük stresi de kontrol altına almayı sağlayan çeşitli uğraşlara yönelerek öfkesini azaltabilir. Bunun için spor yapabilir. Hobilerini devreye sokabilir. Olayla ilgili mizahi bir yön bulup, dalga geçerek olayın ehemmiyetini azaltabilir.

GRiBE KARSI ONLEM ALIN
Son zamanlarda çevremizde elinde kağıt mendil, burnu silinmekten kızarmış ve sürekli hapşıran pek çok kişiye rastlıyoruz. Havaların soğuması ile birlikte grip mevsiminin gelmesinin en büyük işaretlerinden biri de bu. Gripten korunmanın en etkili yolu ise aşı olmak. Suadiye Memorial Tıp Merkezi Göğüs Hastalıkları Bölümü’nden Uz. Dr. İlkay Keskinel, “Grip ve grip aşısı” hakkında bilgi verdi.

Ortak kullanılan eşyalar gribin hızla bulaşmasına neden oluyor

Grip, çoğunlukla sonbahar ve kış aylarında görülür. Hastalığı taşıyan kişilerin öksürmesi ya da hapşırması ile havaya yayılan damlacıklarla ve doğrudan temasla bulaşır. Kapı kolları, bilgisayar klavyeleri, telefonlar gibi ortak kullanılabilecek eşyalar bulaşmaya neden olabilir. Belirtileri arasında ateş, boğaz ağrısı, burun akıntısı, hapşırık, öksürük, baş ağrısı, kaslarda ve eklemlerde ağrı ve halsizlik sayılabilir. Genellikle 1-2 hafta içinde iyileşme görülür. Ancak yaşlılarda, diyabetlilerde, altta yatan böbreğe, kalbe ya da solunum sistemine ait kronik hastalığı olan kişilerde daha ağır seyredebilir. Bunun yanında zatürre gibi hastalıklara da zemin hazırlayabilir.

Sık sık ellerinizi yıkayın

Grip, bir virüs hastalığı olduğundan antibiyotik tedavisine yanıt vermez. Hastalara bol sıvı almaları, yatak istirahati ve belirtilere yönelik ilaçlar önerilir. Virüse yönelik ilaçlar erken dönemde faydalıdır.

Gripten korunmada gripli kişilerle temastan kaçınılması, ellerin sık sık yıkanması (örn. tokalaşma sonrası), kapalı kalabalık ortamlardan kaçınılması ve grip aşısı önerilebilir. Grip virüsü sürekli tip değiştiren bir virüs olduğundan Dünya Sağlık Örgütü her yıl o sene sık görülen virüs tiplerini belirlemekte ve aşı buna göre hazırlanmaktadır. Aşı, 3 tip ölü virüs içermektedir. Uygulandıktan sonra etkisinin ortaya çıkması 10-15 gün kadar bir süre almaktadır. Bu nedenle sonbahar başlarında yapılması önerilmektedir. Tüm kış boyunca yapılmasının bir sakıncası yoktur, erken yapılmasının nedeni, bağışıklığın bir an önce başlamasının sağlanmasıdır. Bu arada, çoğunlukla koruyucu olsa da grip aşısı yapılması, kişinin o yıl asla grip olmayacağı anlamına gelmez. Aşının koruyuculuğu, yüzde 60-80 arasında değişmektedir. Ayrıca grip aşısı gribe benzer diğer hastalıklardan (nezle gibi) korumamaktadır.

6 ay-3 yaş arası çocuklara grip aşısı yarım doz, 3 yaş üstüne tam doz olarak uygulanır. İlk defa aşılanan 8 yaş altındaki çocuklara 1 ay ara ile 2 kez aşı yapılmalıdır.

Yaşlılar ve çocuklar mutlaka grip aşısı yaptırmalı

65 yaşın üzerindekiler, bazı akciğer hastalığı olanlar (astım, kronik bronşit gibi), kronik kalp ve damar hastaları, şeker hastaları, kan hastalığı olanlar, bağışıklığı baskılanmış kişiler (uzun süreli kortizon kullanımı, AIDS, kanser tedavisi görenler gibi) grip aşısı yaptırmalıdır. Ayrıca, bakım/huzur evlerinde kalanların, burada çalışan personelin ve sağlık çalışanlarının da grip aşısı yaptırması uygun olabilir.

6 aydan küçük bebeğinize grip aşısı yaptırmayın

Aşı, tavuk yumurtasında hazırlandığından yumurta alerjisi olanlara, aşının içeriğine alerjisi bulunanlara, Guillain-Barré Sendromu adı verilen nörolojik bir hastalığı olanlara ve 6 aydan küçük bebeklere uygulanmamalıdır. Grup aşısı yapılacağı zaman ateşli bir hastalık geçirmekte olanların da, rahatsızlıkları düzelene kadar aşıyı ertelemesi önerilmektedir.

Grip aşısının yan etkisi var mıdır?

Grip aşısı canlı olmayan virüs içerdiğinden aşıya bağlı olarak grip geçirmek mümkün değildir. Ancak, aşıya bağlı hafif yan etkiler görülebilir. Bu yan etkiler arasında,

Aşı yapılan bölgede ağrı, kızarıklık ya da şişme,

Kas ağrıları,

Kırgınlık hissi,

Hafif ateş sayılabilir.

Nadiren, özellikle yumurta alerjisi olanlarda, ciddi alerjik reaksiyon görülme riski vardır.

KADINLAR HAYATLARI BOYUNCA KALSiYUM DESTEGi ALMALI
Kadınlar her dönemlerinde kalsiyuma ihtiyaç duyuyorlar. Ancak menopoz döneminde diğer dönemlere göre kalsiyum atımı artıyor. VKV Amerikan Hastanesi’nden Diyetisyen Zuhal Güler Çelik, gerekli olan kalsiyumun süt ve süt ürünlerinden büyük ölçüde alınabileceğini söylüyor.

Beslenme anne karnından itibaren yaşamın her sürecinde gerekli ve çok önemlidir. Doğru beslenme bilgisine sahip olmak obezite, kalp damar hastalıkları, kanser ve osteoporoz (kemik erimesi) gibi hastalıkların oluşma riski azaltmaktadır. Yeterli ve dengeli beslenme cinsiyet başta olmak üzere yaş, fizyolojik ve genetik özellikler ve yaşam şekline göre kişiye özel farklılıklar içermektedir.

Bilimsel araştırmalara göre insanın 50’ye yakın besin öğesine ihtiyacı vardır. Yaşamını kaliteli ve verimli sürdürebilmesi için bunların hergün belirli miktarlarda alınması gerekir. Bunlardan herhangi biri yetersiz veya fazla alındığında çeşitli sağlık sorunları ortaya çıkmaktadır. Besin öğeleri altı grupta toplanmaktadır; proteinler, yağlar, karbonhidratlar, su, vitaminler ve mineraller. Yetişkin insan vücudunun ortalama %6’sı minerallerden oluşur. Kalsiyum ve fosfor bunların başında gelir. Bu mineraller iskelet ve diş yapısının büyük kısmını oluşturmaktadır.

Bebeklik, çocukluk ve ergenlik çağı beden yapısının özellikle de kemik yapısının hızla oluştuğu bir dönemdir. Kalsiyumda iskelet yapısının gelişiminde çok önemlidir. Büyüme çağında kemik yapımı yıkımdan daha yüksektir. Kemik kütlesi 25 yaşında maksimuma ulaşır. Kortikol kemiğin yapım süreci 35 yaşa kadar sürmesine karşı, uzun kemiklerin büyümesi 20 yaşında durur. Otuz yaşından sonra kemik yıkımı yapımından daha fazladır. Kırk yaşından sonra yılda yaklaşık %1.2 kemik kaybı olur. Menopoz döneminde kayıp yılda %2-3’e çıkar. Menopozdan 10-15 yıl sonra kemik kayıp hızı %1’e iner ve yaşam boyu kadının maksimuma ulaşan kemik kütlesinin E-50’sini yitirir.

Özellikle kadınlar için kalsiyum ve fosfor önemli minerallerdir. Hayatlarının her döneminde özellikle de gebelik döneminde ve menopoz döneminde sorun yaşamamak için kemik yapımının yıkımından çok olduğu 30 yaşına kadar olan süre içinde 800-1000mg kalsiyum ihtiyacının tamamı karşılanmalıdır. Gebelik döneminde bu ihtiyaç artar ve 1200mg olur. Menopoz döneminde ise ve östrojen alınıyorsa günde en az 1000-1200mg kalsiyum alınmalıdır. Eğer menopoz döneminde ve ötrojen alınmıyorsa günde en az 1500mg kalsiyum alınmalıdır.

Menopoz döneminde kadının vücudundaki hormonel değişime bağlı olarak iskelet sistemi de zarar görebilir. Kemiklerin zarar görmesine osteoporoz denilmektedir. Bu dönemde osteoporoz riskinin artmasının sebebi kalsiyum atımının hızlanmasıdır ve kemik yumuşamaya başlar, kırılganlığı artar. Dünya Sağlık Örgütü(WHO) menopoz sonrası kadınlarda osteoporoz sıklığını 0 olarak açıklamıştır.

Osteoporozdan korunma yolları;


Çocukluk ve adölesan dönemde kalsiyumdan zengin beslenerek kemik yoğunluğunu arttırmak gereklidir, çünkü kemik yoğunluğu düşük olan bir kişi menapozla birlikte daha fazla kemik dokusu kaybına uğruyacağından osteoporoz riski artar.

Sodyum(tuz)’dan zengin yiyeceklerin az tüketilmelidir.

Kahve ve çay gibi kafeinli gıdaların az tüketilmelidir.

Sigara ve alkol varsa azaltılmalıdır.

Süt ve sütlü gıdalar kalsiyumdan çok zengindir bu nedenle mutlaka tüketilmelidirler.

Menopoz döneminde kadınların günlük 1200 mg kalsiyum almaları önerilmektedir.

Güzenli yürüyüş ve egzersin yapılmalı

Güneş ışığından yeterince faydalanılmalıdır.

KALSİYUMUN EN İYİ VE İYİ KAYNAKLARI

Süt, peynir, yoğurt, fındık, fıstık, kuru baklagiller, yeşil sebzeler

KALSİYUMUN ORTA DERECELİ KAYNAKLARI

Yumurta, portakal, limon, çilek

Süt ve süt ürünlerinin kalsiyum içerikleri aşağıdaki tabloda da görüldüğü gibi diğerlerine göre çok daha fazladır.

BESİN MADDESİ KALSİYUM

Yağsız sade süt (250cc) 415mg
Meyveli yoğurt (250cc) 315mg
%2 yağlı süt (250 cc) 295mg
Tam yağlı süt (250 cc) 290mg
Mozerella peyniri (30gr) 185mg
Krem peynir (2 çorba kaşiği) 25mg
Taze kaşar (30gr) 205mg
Sardalya (kılçıklı) 90mg
Kuru incir (3 adet) 90mg
Dondurma (125 gr) 85mg
Brokoli (125gr) 45mg
Portakal (1 adet) 50mg

Türkiye’ye özel oluşturulan beslenme rehberinde de süt ve süt ürünleri tüketimine yönelik tavsiyeler önemlidir ve göz ardı edilmemelidir. Sağlık Bakanlığı ve HÜ Beslenme ve Diyetetik Bölümü iş birliğiye hazırlanmıştır.

ÖNERİLER

Her gün yetişkin bireylerin 2 porsiyon, çocukların, adölesan dönemi gençlerin, gebe ve emzikli kadınlarla menopoz sonrası kadınların 3-4 porsiyon süt ve yerine geçen besinleri tüketmeleri gerekir. Bir orta boy su bardağı (200 cc) süt veya yoğurt ile iki kibrit kutusu büyüklüğünde peynir bir porsiyondur.

Yağsız veya yağı azaltılmış süt, yoğurt ve tuzu az peyniri tercih edin.

Çiğ süt ve pastörize edilmemiş sütlerden yapılan peynir ve benzeri besinler insanlarda Brusella hastalığına neden olur. Bu nedenle sokakta satılan kaynağı bilinmeyen sütleri tüketmemeli. Pastörize edilmiş veya UHT (uzun ömürlü süt) sütleri tercih edilmelidir.

Yoğurdun suyunun süzülmesi veya bekletme esnasında oluşan suyunun atılması vitamin B2 (riboflavin) kaybına neden olur. Suyu atılmamalıdır.

Sütlü tatlı pişirildikten sonra ocaktan alınırken şekeri eklenmelidir. Pişirilme sırasında eklenen şeker ile sütün proteini birleşince protein kaybı oluşur.


HUZURBAHCEM.TR.GG
=> Sen de ücretsiz bir internet sitesi kurmak ister misin? O zaman burayı tıkla! <=